O eve getirildiğimde iki günlüktüm. Evin babasının kucağında merdivenlerden indim. Kapı çalındı. Kapıyı evin kızı açtı:
- “Hoş geldin baba. Aaa o ne? Ne şirin şey o öyle.”
Beni ilk gördüğü an çok sevmişti. İçerdekilere haberi ulaştırmak için holde kayboldu. Baba yavaş yavaş paltosunu çıkardı. Terliklerini giydi. Hala kucağındaydım. Küçük oğlan, yaşlı anneanne ve evin hanımı sırasıyla salona geçen babanın yanına vardılar. Bir yandan beni seviyorlar, bir yandan da babaya sorular soruyorlardı:
- “Nerden buldun bu bebeği?”
- “Anne babası yok mu?”
- “Burada mı kalacak? Buna izin veremem.”
- “Adını ne koyalım? Bence Çetin olsun.”
- “Çok güzel bir yaratık. Canııım”
Baba bu sorulardan bunalmıştı ama bana bakıp gülümsüyordu. Ben hiçbir şey anlamıyordum. Başımda beş kişi hem anlamadığım bir dilden konuşuyorlar, hem de başımı, sırtımı, karnımı beni rahatsız edecek şekilde okşuyorlardı. Bu sorulardan ne kadar sıkılırsam sıkılayım, bu okşamalardan ne kadar rahatsız olursam olayım, yüzümde sadece şaşkınlık vardı. İki günlük bir soğuktan sonra böyle sıcak bir eve gelmenin şaşkınlığı ve tanımadığım, garipsediğim insanlar.
Akşam yemeğinde süt vardı. Evin oğlu bakkaldan bir şişe süt alıp gelmişti ve ben komşudan bulunan eski bir biberonla ılık sütü içmeye zorlanmıştım. Benim akşam yemeğimden sonra ailenin akşam yemeği başladı. Çocuklar aralarında bana bir isim bulmaya çalışıyorlardı:
- “Çetin olacak diyorum, duydun mu?” diye diretiyordu oğlan.
- “Kaya olsun.” dedi ablası çorbasından bir kaşık alarak ve kardeşinin dışına vurduğu öfke ve heyecanı sadece içinde hissederek, sakin bir şekilde.
Anne baba benim o evde kalıp kalamayacağımı tartışıyorlardı.
- “Bu bebek burada kalamaz, anladın mı?”
- “Ya nereye gidecek?”
- “Ne bileyim ben. Nerden bulduysan götür oraya. Bunun bakımı var, masrafı var. Ben uğraşamam bu yaşımdan sonra”
- “Nesi varmış canım, ufak bir bebek işte. Hem çok şirin hem de çocuklar için iyi bir uğraş olur.”
- “Onların ders çalışması lazım. Hem ben dışarı çıkamayacağım, arkadaşlara gidemeyeceğim. Ne diyeceğim onlara : “Arkadaşlar kusura bakmayın, evde bir bebek var da, evden çıkamam.” Yok olmaz, o buradan gidecek.”
- “Hadi hayatım, üzülme. Anneanne var o bakar, o sever böyle şeyleri. Tamam mı? Anlaştık mı? Ben hemen yarın hastaneye götürür sağlık muayenesinden geçiririm. Aşılarını yaptırırım. Belediyeye uğrar gerekli işlemler neyse onları da görürüm. Bak göreceksin bu ufak yaratık evimize neşe getirecek.” Ve baba sihirli sözcükleri söyledi : “Seni seviyorum, hayatım.”, gözlerini karısının gözlerinden kaçırmak için iki avucuna aldığı karısının sağ elini öperek.
- “Ben de seni.”
Gülümseme ile söylenen bu son cümle artık benim o evde kalacağımın onayıydı. Adımı Bekir koydular.
Ertesi gün baba beni bir hastaneye götürdü. Tanıdık bir doktora emanet ettikten sonra bürosuna gitti. İşleri vardı. Doktorlar beni muayene ettiler, aşılarımı yaptılar. Öğleye doğru baba hastaneye geldi. Beni aldı ve belediye binasına gittik. Oradaki işlemleri tamamlayınca alışverişe gittik. Benim için birçok şey aldı. Biberon, bir sürü mama, küçük bir yatak, bezler falan. Ve eve geri döndük.
Bütün bu olanları o gün çok farklı bir şekilde görüyordum: Sabah gene soğuk havaya çıkmıştık. Bir adamın içinde ayakta duramayacağı, yassı, kırmızı bir şeyin içine girdik. Bu şey önce garip sesler çıkarmaya başladı. Korku bilgiyle başlar. Ben de bir şey bilmediğimden bu sesten korkmamış meraklı gözlerle bir oraya bir buraya bakıyordum. Sonra o şey hareket etmeye başladı. Her tarafta büyük binalar vardı. Sonra bu büyük binalardan en beyaz olanının içine girdik. Oh sıcak hava. Burada herkes beyazlar içindeydi. Bir oraya bir buraya koşuşturuyorlardı. Ben hangisini seyredeceğimi şaşırmıştım. Sonra muayene: Gözüme tutulan ışık, göğsüme sırtıma dayanan soğuk, yuvarlak demir parçası, ağzımın zorla açılıp dilimin ve boğazımın incelenmesi. Ve aşılar: Bir iğne acısıyla kanıma karışan ne olduğunu bilmediğim sıvılar. Beyaz binadan çıkıp, şehrin en kahverengi binasına, gene o garip ses çıkartan şeyle yolculuk. Burada ise herkes siyahlar ve lacivertler içindeydi. İnsanların yaşamaları için gerekli olan işlerinin onları bu kadar tekdüze, kuralcı yapmasına şaşırmıştım doğrusu. Ve bir sürü kağıt, mühürler, imzalar. En son olarak süper market. Burada ise çalışanlar mavi üniformalar içindeydiler. Rafları düzenliyorlar, müşterilerin sorularını cevaplıyorlar, kasada hesaplara bakıyorlar, satın alınan eşya ve yiyecekleri paketliyorlardı. Her tarafta renkli renkli, insanların niyeyse istedikleri kadar alamadıkları, yiyecekler, kutular, plastik paketler. En sonunda ilk sıcak yuvam olan eve geri döndük. Buraya döndüğümüz için çok mutluydum.
Baba bir ağır ceza avukatı idi. İster davacının avukatı olsun, ister davalının, yaptığı işe büyük bir özen gösterir ve yapılabilecek olanın en iyisini yapardı. Delilleri tek tek inceler, koz olarak kullanabileceği yasa maddelerini bulup çıkartır ve bunları büyük bir ustalıkla ve zamanlamayla en iyi şekilde ve yerinde kullanırdı. “Ben bu oyunu niçin oynuyorum? Karşı taraf haklı olamaz mı?” gibi hatalı düşünceleri çoktan aşmıştı. Artık oyunu sorgulamıyor, sadece en iyi şekilde oynuyordu.
Anne tam bir hanım hanımcık, iyi aile kızıydı. Hafif esmere çalan bir sarışındı. Gözleri ela yeşil arası bir renkti ve insanlar üzerindeki en etkili silahıydı. Bütün insanlara karşı, bakkalın çırağına bile, bu silahı kullanırdı. İnsan bu gözlere bakmasa bile, kendi üzerinde dolaşan bu yeşil ela ışığın etkisiyle istenilen şeyi yerine getirirdi. Kendisi bu durumun farkındaydı fakat bakışlarını bir silah gibi görmüyor, sanki insanlara karşı bir vazifesi bu imiş gibi hissediyordu.
Bu karı koca birbirlerine istedikleri şeyi kolayca yaptırabilirlerdi.
Evin kızı her şeye hakkını veren biriydi. Derslerine ayırdığı süre içinde büyük dikkat içinde çalışır, televizyonu sadece sevdiği programları seyretmek için açar ve bunlardan alınabilecek en büyük zevki alır sonra müzik dinleyerek ya bir roman ya da bir tarihi inceleme okumak için odasına çekilirdi. Bana bile gereğinden fazla zaman ayırmazdı fakat benimle oynadığı zamanlarda onun bütün işinin benle oynamak olduğunu sanırdınız. Saçları da, gözleri de kahverengi idi. Annesinin tersine bu gözler sönüktüler ve insanların gözleriyle çok az karşılaşırlardı. Saçlarını at kuyruğu yapar, fakat her zaman iki omzundan göğüslerine doğru birer tutam saç sarkıtırdı.
Küçük oğlan evin en çirkin fakat en neşeli, en zeki üyesiydi. Her durumda neşelenebilir ve zekasını gösterebilirdi ve bu onu çirkinliğine rağmen şirinleştiriyordu. Çok çabuk sinirlenirdi. Fakat bu durumlarda daha şirin olur, insanlar bu şirinliği seyrederek gülümserlerdi.
Evin en sevdiğim karakteri anneanne idi. Beyaz kısa saçlarını beyaz bir başörtüsüyle örter, renkli renkli ve üzeri çiçekli eski kızların giydiği elbiseler giyerdi. Onu seyrettiğiniz zaman sanki her hareketini daha önceden hesaplamış ve ona göre hareket ediyor sanırdınız. Oysa O böyle bir hesap ile kendini yoracak biri değildi. Son derece doğal ve doğru bildiği neyse öyle davranır, öyle konuşurdu. Belli ki gençliğinde çok güzeldi ve hala güzeldi. Bana özel bir ilgi göstermezdi. Bu benim için onun beni olduğum gibi kabul etmesi demekti. Evde bir masa varsa O bu masayla nasıl yaşanabilirse öyle yaşardı. Evde benim gibi bir ufaklık vardı ve O benle nasıl yaşanırsa öyle yaşıyordu. Yani bütün günü, uykusu bile, benle beraber geçiyordu. Diğerleri için ben akşamları günün yorgunluğunu atacak bir oyuncaktım.
Evin bir köşesinde bu beş kişinin sırasıyla ikileştiği bir yer vardı. Bu evin boy aynasıydı. Portmantonun kenarında kenarları süslü, ailenin beş üyesinin de her gün uğradığı bir aynaydı bu. Baba işe gittiği günler kravatını ve ceketini kontrol eder, saçlarını tarar fakat asla kendi gözlerine bakmazdı. Anne ise sadece kendi gözlerine bakar ve o yeşil ela ışığı görünce kendisiyle gurur duyardı. Evin kızı en çok saçlarıyla ilgilenir gözleri hiç aklına gelmezdi. Saçlarını yaptıktan sonra şöyle bir duraksar ve bir of çekerek okul yolunu tutardı. Küçük oğlan aynaya baktığında sadece büyüdüğünü, daha da büyüyeceği aklına getirirdi. Ayna başında en fazla vaktini geçiren tabi ki anneanneydi. Kendini ve elbiselerini en küçük bir nokta bırakmayacak şekilde incelerdi. Ne korku, ne gurur, ne kaygı ve ne de ümit gösterir, sadece mutluluk duyarak aynadaki kendini seyrederdi. Sonra da çiçekleri sulardı, radyo dinlerdi.
Benim bu evde en büyük isteğim o aynada kendimi görmekti. Gerektiği kadar büyüyünce portmantonun kenarına çıkıp şimdiye kadar vücudumun görmediğim kısmını yani gözlerimi seyredecektim.
Nihayet günler sonra beklediğim an gelmişti. Portmantonun kenarında nasıl olduysa bir minder vardı. Bütün gücümü kullanarak minderden portmantonun kenarına çıkmaya çalıştım. Başaramadım. Bir türlü tutunamıyordum. Tutunsam kendimi yukarı çekemiyordum. Ama vazgeçmedim, didindim durdum. En sonunda anneanne benim bu halimi gördü. İki eliyle beni tutup aynanın yanına koydu. En sonunda kendimi, gözlerimi görebilecektim. Yavaşça aynaya baktım. O da ne? Karşımda bir kedi vardı. Evet, evet, ben bir kediydim. Sarı bir tekir. Bıyıkları ve kuyruğuyla tam bir kedi. Gözlerime dikkat edemedim şaşkınlıktan. Bir karşımdaki kediye bir de anneannenin aynadaki yansımasına bakıyordum. O da bana bakıp gülümsüyordu. Ani bir hareketle kendimi yere attım. Dışarı ya kapıdan ya da açık bir pencereden kendimden beklemediğim bir hızla kaçtım. Ben bir kediydim. O gün bütün o aileyi ve o sıcak evi unuttum. Gözlerimi yoldaki bir su birikintisinde seyrettim ve bir daha kendimi hiç bir insana sevdirmedim.
8 Ağustos 1998, Ankara
Son yorumlar
5 gün 8 saat önce
4 hafta 43 dakika önce